Salı

LCE

koşulların da beni zorlamasıyla hayatımda bilgisayar konusundaki erkek egemenliğini kırdım. aslında herşey bilgisayarı açıp kapatarak (ki bugün cern'deki bilimadamları bile koskoca çarpıştırıcıyı açıp kapatarak sorun çözüyorlarsa bence hafife alınmayacak bir pratik bu) pek çok şeyi düzeltebileceğimi anlamamla başlamıştı. uzun süre bilgisayar hakimiyetim bununla sınırlı kaldıysa ve ben bu konuda hep çevremdeki erkek kişilerin eline baktıysam da işte sonunda kendi başına format atabilen, aracı programları bulup doğru porta bağlanıp okulun beleş virüs programını falan yükleyebilen hakiki bir local computer expert oldum.
format süreci ise kendi içinde değerlendirilmesi gereken bambaşka bir heyecanmış. o ne kalp çarpıntısı, o ne adrenalin yarabbim? cd okuyucumun azizliğine uğrayıp da işlem yarıda kaldığında bile pes etmeyip merceği bir güzel okuyup üfledikten ve akabinde herşeyi tıkır tıkır hallettikten sonra epıl ürünlerine karşı mesafem daha da arttı. insan bilgisayarıyla şöyle biraz içli dışlı olmalı, nefesini paylaşmalı, gerektiğinde kavga edebilmeli. piisi dediğimiz meret mek'e göre çok daha insani bir ilişkinin, hemi de daha ucuza vaadidir. ben bunu bilir bunu söylerim.
artık ne kadar korkuyorduysam, hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi daha yaparak ağzımdan nereden çıktığı belli olmayan bir besmele kaçırıp da giriştiğim bu işin hayırlı bitmesi beni tanrı konusunda ikinci bir kez düşünmeye sevk edemese de, linux konusunda iyice cesaretlendiriyor. ne yazık ki onun için ikinci bilgisayar şart. ekmek parası. eh ben de paraları yemeye içmeye harcadığıma göre aslında hazır tatildeyken kurup öğrenmeyi planladığım ubuntu biraz daha bekleyecek. yoksa aslında bilgisayarımla arama bırak Steve'i, Bill bile giremez.

Cuma

unprophet


- Do you still need me?
- It's you who needs me.

Perşembe

İnge

Ihr Ungeheuer mit Namen Hans! Mit diesem Namen, den ich nie vergessen kann.
Bachmann


size biraz Hans'tan söz edeyim. Hans benim erkeğimdir. O'nu kanırtırcasına sevmek ise en büyük kabahatim. Hans aşırılıklardan hoşlanmaz. cüssesinden beklemeyeceğiniz kadar dayanıksızdır ağırlık karşısında. ben O'nun ne güneş yanığı teninin altında kabarmış kaslarına ne de her çarpışı benim yaşama sebebimi tazeleyen kalbine kıyabilirim. göğüs kafesine çöreklenip nefesini daraltan sevgimden tiksinmem işte bu yüzdendir. kızıl altın rengi saçlarını rüzgara bırakmalı, özgür olmalı Hans.
Hans pazartesi ve cuma günleri benimdir. diğer günler öteki kadınlara gider. geldiğinde O'nu banyoya sokar, öteki cehennemlerde üzerine yapışan terini yıkarım. kendi kokuma yer açarım. eğer pazartesiyse banyodan sonra anamdan öğrendiğim bol şehriyeli tavuk çorbası gelir önüne. cumaları ne istersem onu pişiririm. bi tek sarımsak koydurmaz yemeklere. sevmediğinden değil, ağzımda tadını almak istemediğinden. yemeğe girmeyen her sarımsak onun öpüşlerinin vaadidir.
Hans öteki kadınlardayken ben O'nu kurarım. günlerim O'nun denetiminde geçer. her adımımı O'nun aklında tartarım. haftasonu denen cennet O'nun yokluğuyla kurur. salıçarşambaperşembe benim arafımdır. kurmam öteki kadınlara kayıverir bazen. onları nasıl okşadığını bildiğimi sanırım ama bilmem. ve kimi zaman kendimi bir ötekinin yerine koymaya çalışırım. benden ne kadar başkadır kimbilir. Hans'ın kollarında ağzımda soğan kokusu.
bazı geceler ben O'yumdur, O da ben. yeterince uzun süre yanağımın üzerinde tuttuğum sağ elim uykuya dalar, O'nun eli olur. sağımız sarımsak, solumuz soğan. avucumuz gamzemi örter, baş parmağımız sol göz çukurumu sever. sağ gözüm ince dudaklarının hayaline takılır kalır. mutluluk düşümün yarattığı mutsuzluktan ağlamak isterim ama ağlamam. ola ki sevgim hayaletine fazla gelir. ben böyle sabahı ederim, Hans bana gelir.
Hans bana kendini anlatmaz. ben Hans'a Hans'ı anlatmak isterim, O dinlemez. beniyse benden içre bilir. O'nun bakışından birşeycikleri saklayamam. Hans benim içimi kaşıklayarak sevdiğimdir. işte bunu O'na söylesem ağır gelir. o yüzden bırakın da size biraz Hans'tan söz edeyim.

Çarşamba

3.442.630+1

bu şehir benim kafamı karıştırıyor. bir yandan her geldiğimde metrolarında küçülüyorum, kalabalığında eriyorum ve bundan hem korkup hem de acayip bir zevk alıyorum, öte yandan aidiyetle dışlanma karışımı bir haller basıyor. gel, benimle yaşa ki al boyunun ölçüsünü der gibi.
dev müzelerinden en bi yenisine gittim dün. restorasyonu üzerine çevirdiğim kıytırık yazının gazına geldim, yoksa müze gezmeyi sevdiğimden değil. Alman müzecilik geleneği karşısında ne sempati ne de huşu duydum. uygun buldum sadece. zaten beynim sulanmıştı. bütün müze boyunca, en çok da Helios'un kendisi kadar olmasa da hala insanilikten uzak gölgesine dalmışken ne zamandır oradan oraya yanımda sürüklediğim hayaletin varlığıyla doluydum. akıl sağlığımın mevcut vaziyetiyle gurur duyuyorum. bana hayaletlerime kendi istencimi dayatma fırsatı tanıyor. bir de araya kendi kurgumda çarpılmış adalet duygum girmese her şey tereyağında.
bu ara Almanca konuşamıyor oluşumu nereye bağlamalı onu bilmiyorum. ufak bir ümit kırıntısı, bunun daha önce de olduğu gibi dil gelişimindeki sıçramanın ön aşaması olduğunu söylüyor. eğer değilse böyle yaşamaya devam edebileceğimi sanmıyorum. tamam, kimi zaman yabancı dili yabancılıktan bağımsız ifade sorunlarıma kalkan etmişliğim olduğu doğrudur. ama şimdi olduğu gibi bildiğim fiillerin etrafından dolanıp binbir kelimeyle hala hedefi tutturamayacaksam hemen pılımı pırtımı toplayayım ben. zaten bahane arıyorum. bu bahane arayışlarına Almanca dolayımlı master planları da dahil. ama Almanca konuşamayacaksam o iş yaş. mız mız mız

Salı

şafıl

ulan playlist. sen ne adi şeymişsin meğer. her şarkının bir zamanı var.

die casting

günlerdir insan ölçüp biçiyoruz. gerekçemiz ev kastingi. gerçi geçen senelerden farklı olarak yalnız değilim. hem 30 yerine topu topu 8 talip geldi bu sefer. gene de mutfakta oturur ve günün üçüncü kahvesi eşliğinde, eldeki azıcık malzemeyle karşıdakini anlamaya/kendini anlatmaya çalışırken sarfedilen tekrar kokulu cümlelerden midem bulandı. sadece benimkiler değil. her ne kadar ben o anda ilk defa duyuyor olsam da onların bizimkinden önce baktıkları diğer evlerde aynı dizilimle tekrarladıkları ve daha sonraki evlerde tekrarlamaya devam edecekleri baştan kokan ardışık kelimeler. bağlamın ve zamanın aralığının dar oluşu aslında gündelik hayatta daha seyrek de olsa sürekli tekrarlayan bu durumu çekilmez kılıyor. belki de diyorum, ilk arayanı almalıydık eve. sorgusuz sualsiz. daha insancıl olurdu. ama hayır. ince elenecek, sık dokunacak. her türden aykırılık gizli bakışmalarla tenkit edilecek. kapı artlarından kapanır kapanmaz çarpık gülümsemelerle bu neydi ifadeleri takınılacak. ben burada günah çıkartacağım.

Pazartesi

*

sigara içilmeyen bir evde neden parti yapılır ve daha da önemlisi ben o partiye neden iştirak ederim kısmını etrafıma boş gözlerle bakınarak sorgularken koridorda, mutfak kapısının önündeki grubun içindeki bir yüz duraklamama yol açtı. bunun küçük kasabamızın o güne kadar gördüğüm en dikkat çekici yüzlerinden biri olduğunu belirtmeliyim. kaç erkek bir anlığına da olsa bana sigara içme isteğimi unutturabilir ki?
kısa duraklama anım mutlu bir tesadüfle renklendi ve onun da tam o anda bana bakacağı tuttu. beni tanıyanların pek iyi bildiği işveli bakışlarımıdan birini attım ben de. yarım bir gülümsemeyle yavaşça başımı diğer yana çevirerek ama gözlerimi bir kırpımlık süre daha onunkilere takılı bırakarak. yanıbaşımda en az benim kadar sıkılmakta olan R. bir anda canlı bir konuşmanın girizgahını yapmamın asli sebebinden bihaber, hemen benim bu yeni ruh halime ayak uydurdu. ve ben kadınların görüş değilse de algı açısının daha geniş olduğunu kanıtlarcasına başımı hiç ondan yana çevirmeden bütün bir süre boyunca onun beni izlediğini bilerek R.'yi bol bol güldürdüm ve kendim de güldüm. ta ki ikinci bakışmaya kadar. fazla boşlamamak gerekir bu işleri.
R.'nin okulla ilgili sözlerini dinlerken cin toniğimden yavaş ve büyük bir yudum aldım. gözlerim onunkilerle buluştu ve R.'ye cevap verirken dahi bakışlarımı kaçırmadım. hemen ardından hızla ortadan kaybolmak zamanıydı. ben de kayboldum. zavallı R.'yi eline tutuşturduğum bardağımla yalnız bırakıp tuvalete doğru seğirttim ve fırsattan istifade makyajımı kontrol ettim. aslında parti başlayalı epey olmuştu ve sigara konusunda değilse de içki konusunda son derece zengin bir geceydi. kimsenin benim hafif dağılmış göz kalemimi, hele ki o loşlukta farketmesine olanak yoktu. gene de bana hüzünlü bir hava veriyordu ve ben hüznüme bir çeki düzen verip öyle çıktım dışarı.
mutfak kapısının önündeki ekip dağılmış, kimisi başka gruplara entegre olmuş kimisi ise içki almaya gitmişti. onu hemen balkonun yanında etrafına bakınırken görüverdim. kendisine birşeyler anlatan hırpani görünüşlü kızı dinler gibiydiyse de aklı başka yerdeydi ve ben o yerin benim olabileceğim muhtemel yer olduğunu umuyordum. R. bu arada ev sahibiyle konuşmaya dalmış, benim çantamı da yanına almıştı. sigara almak üzere çantaya davrandığımda o da benimle birlikte içmek istedi ama ben gizemli iletişim sistememimiz aracılığıyla onu biraz da meraklandırarak yalnız gitmek istediğimi hissettirdim. elinden aldığım bardaktaki pörsümüş limon dilimyle artık pek çekici görünmeyen cin toniğimi tazeledikten sonra balkona doğru kararlı bir şekilde ilerledim. yalnızca henüz çok uzaktayken kısacık baktım ondan yana. yanından geçip balkona çıktım. sigarayı yaktıktan sonra fazla beklememe gerek kalmadı.
ateşini alabilir miyim?
tabi.. şimdi bana partiden benim de mi sıkıldığımı sorman gerekiyor.
nasıl yani? dedi gülerek. ah bu Almanlar dedim ben de içimden.
bir film klişesidir bu. ya da gerçekte klişeleşmemiş olsa da biz Türkiye'de bunu karikatürler aracılığıyla yeni bir kalıba döktük.
ah demek Türkiye'den geliyorsun. peki hangi şehir?
o konuya hiç girmesek? senin gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiş İstanbul ziyaretin doğrultusunda ilerleyecek bir konuşma fazlasıyla sıradan olacak. zamanımızı harcamayalım. hem bak ben sana nereli olduğunu soruyor muyum? aferin bana.
ne sormalıyım?
o konuda yardımcı olamam. sadece ne sormaman gerektiğini söylemek konusunda iyiymdir. ateş isterken iyi bir başlangıç yapmıştın. klasik ama önü açık.
hm. sen de önümü tıkadın. oysa ben flörtün gidişatı konusunda kendime güvenimi kaybetmemiştim daha önce. o bakışlarla ve ses tonuyla güvensizliğe hiç gerek yoktu zaten. ben adilik ediyordum.
flört ettiğimizi kim söyledi?
etmiyor muyuz?
seni bilmem ama ben etmiyorum. çünkü flört edesek ben heyecanlanır ve şu elimdeki cini bol toniği hızla içiveririm.
bence bir sakıncası yok.
inan bana var. ya bana ayak uydurmak üzere sen de hızlanır ve sarhoş olursun ve akabinde benim senden sıkılmak için bir bahanem olur, ya da ben senden önce sarhoş olurum ve göz kapaklarım düştüğünden sen gözlerimin ne kadar kocaman olduğunu farkedip bunu dile getiremezsin. hızlı ama kötü bir telafuzla konuşmaya başlarım ve senin şimdi kulağa hoş gelen hafif Bavyera aksanın sarhoş bir ben için senin söylediklerini anlaşılmaz kılar. şimdi bana adını söyle. hayır dur, önce ben! ben hibon.
merhaba hibon. ben C. eğer sarhoş kafayla flört ediyor olsaydık bile gözlerinin ne kadar da büyük olduğunu atlamazdım sanırım. onunsa gülüşü gittikçe büyüyordu. muhteşem ve kocaman. iltifatını alçakgönüllü bir baş eğmeyle karşıladım ve ayakkabılarına bakıverdim göz ucuyla. tam olması gerektiği gibiydiler. çok yazıktı.
dans edemeyecek oluşumuz ne büyük bir kayıp.
istersen buradan kaçıp m18'deki partiye gidebiliriz. oradaki müziğin ve kalabalığın buna daha elverişli olacağı kesin.
yo, ben onu kastetmemiştim. koşullar uygun olsaydı da ben dans edemezdim. dün evde kendi başıma tüketircesine ettim zaten. içimde bir nebze dans kalmadı.
hadi ama, içini öyle kolay tüketemezsin. böyle şeyler söylememesi konusunda onu en başında uyarmalıydım.
ah evet, tüketemiyorum. ben istesem de tükenmiyor. o yüzden şimdi sigaram da bittiğine göre ortamı terk etmemin zamanı geldi.
gidiyor musun? neden? yeni bir sigara yak! sanırım az önce kalbim kırıldı. şaşırmış ve gerçekten de biraz hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu.
sigaraların ardı arkası kesilmiyor zaten. ama benim artık eve dönüp hüzünlenme zamanım geldi. sigara kadar kötü bir alışkanlık daha. bak şimdiden başladı etkisini göstermeye. aklım buradaki hoş gerilimden uzaklaşıp kanıksadığı karmaşaya geri dönüyor. düşüncemi dolduramadığın sürece seninle flört ediyormuş ya da bu durumda olduğu üzere etmiyormuş gibi yapmaya devam etmem sana, ama daha ziyade bana haksızlık olur. oysa çok mutlu olabilirdik. fakat şimdi seni yanağından bir kere kibarca öpüp sonra da uzaklaşacağım.
*
hoşçakal.

Perşembe

excuses

bozuk entonasyonundan asenkronuna herşeyiyle güzel


Pazar

kwak

ülkeyi baştan başa katedip en batıya, sınıra ulaştığım bir öğle vakti. üç kişi desteksiz ayakta duramayan küresel dipli kadehlerimizden beçika menşeili biralarımızı yudumluyoruz. iki sevgili bir de ben. ve elbette çakırkeyif kafalarımızla sonunda oraya ve buraya, kültürel dayatmalara ve herşeyin reddine, kadın ve erkek oluşa, farklılıklara ve belirlenmişliklere, yani tüm dünyada yüzyıllardır genç insanların üzerinde kafa yorup birbirlerini ateşli konuşmalarıyla kışkırttığı, çarpışan ve birleşen fikirlerle coştuğu, tartışmanın kendisinin bir zevk halini aldığı noktaya varıyoruz. ben, aslında örtük bir şekilde hep kadın tarafından dinlediğim ilişki etrafında dönen bu konuşmanın tehlikeli dengesi içindeki konumumu hemen kavrayamıyorum. biralar cinliğimden yemiş. aydığımda bir süre sesim soluğum çıkmıyor. ağzımı açtığım anda o ana kadarki aymazlığımın getirdiği tarafsızlıkan feragat etmiş olacağım. sonra bir bakıyorum ağzım benden habersiz bir şeyler gevelemeye başlamış. kadınlığım ağır basıyor. tarafsızlık kisvesi altında sürdürdüğüm konuşma, ilişkinin dişi kanadının beklentilerini eril kanada açıklamaya çalışan, kendimin bile pek ikna olmadığı bir takım cümleler ihtiva ettiğinden arada yolumu kaybediyor ve cevap vermeden ya da yeni bir örneklendirmeye geçmeden nce uzun uzun duraklıyorum. içimden aslanım, sen benim söylediklerime bakma diyor bir ses. inan ben de senin kadar şüpheyle bakıyorum sevdiğim insanı mutsuz kılmamak adına yalnızca onun diğer sevdiklerini tatmin etmesini sağlamak üzerine kurulu seçim görünümlü dayatmalara. kimse seni inandıramadığı gibi beni de inandıramaz kurumların bir parçası haline gelerek içeriden fethetmenin, dışında kalarak ve onları yadsıyarak değiştirmekten daha olanaklı olduğuna falan. ve hayır, erkekler çok yönlü düşünemedikleri için bir ilişkide fedakarlığın gerekliliğini anlamıyor değiller. hayır, sarsılmaz merkezlerimizle biz kadınlar bu konuda sizin vakıf olamadığınız bir sırrı rahmimizde taşımıyoruz. kaç aslanım. erken yaşta istemsizce soyun gerçek sürdürücüsü haline gelen bu kadınların ağızlarından dökülen cümlelerde vücut bulan, kendi içlerindeki karmaşadan bezdikleri anda sıyrılıp çıkan bu en işlevsel düşüncelerden kurtar yakanı. iki sevgilinin sesleri yükselmiş. bir anda dönüp biri benden açıkça hakemlik etmemi talep ediyor ne düşündüğümü meydan okurcasına sorarak. ben kafayı buldum, uyukluyorum, diyorum. birer bira daha alırız değil mi?