Pazar

caution: don't pity yourself

parmağımı, eğer bu son eylemim ölümle sonuçlansaydı Darwin ödülü için yarışabilecek bir şekilde kesince bedenimde açıverdiğim yarıktan hemen değil, ancak durumu algılayıp acısını duymaya başlamamla birlikte muhteşem bir kırmızı fışkırıyor. sanki ben bakmasam, şaşırmasam kanamayacak. öte yandan böylesi yılmaz, kararlı, böylesi dinmek bilmez bir atılım, hem de benden, bana ait bedenden. üstelik en kırılgan, en kendi halinde, en vasıfsız parmağımı kesmişim. biraz ileri gitsem ikinci bir Django Reinhardt olabilirliğimin fantazisine kaptırıvereceğim bak şimdi kendimi (mendil bulmaya çalıştığım dolabın önünde iki gündür yerde dağılmış bir şekilde duran siyah beyaz Köln Concert'ın kapağına damlayan kanın estetiği başka neyin işareti olabilir ki?). oysa şu haliyle cazibesi kalıcılıktan yoksun. madem gelip geçici, ben de bu kırmızıya bir son veririm diyorum. parmağımı başımın üstüne kaldırınca bir an duraklıyor kanama. bir mucize! bir felaket. ah, ancak dışarı çıkıp yüzünü gösterdiğinde bedenimi doldurduğunu idrak ettiğim o kan, damarlarımda başımın azıcık üstüne kadar bile tırmanamıyor. ah, kalbim çarpmıyor. hep aşksızlıktan. bir uzvun yokluğunun müziğime katacağı saygınlıktan mahrum kalışımın üstüne şimdi bir de bu acı gerçeğin yüzüme çarpılmasını fırsat bilip üzülebilirim.

Çarşamba

karşılaştırmalı karşılaştırma

iki liralık


bir sopalık

(fotoğrafların ilki 14 Kasım tarihli Radikal'de yayınlanan Yıldırım Türker yazısından, ama halihazırda diğer gazetelerde medarı iftiharımız olarak yüksek tezahüratla geniş yankı bulmuş. ikincisi birdirbir'de Fevzican Abacıoğlu tarafından nakledilmişti)