Pazar

line



"Where is it that we were together? Who were you that I lived with? The brother. The friend. Darkness, light. Strife and love. Are they the workings of one mind? The features of the same face? Oh, my soul. Let me be in you now. Look out through my eyes. Look out at the things you made. All things shining."

Cuma

hele ya bah neyidah

ölüyorum. içimden hayat çekiliyor. bedenim ben ölmeden soğuyor. yanağıma dokunuyorum, taşlaşmış. aynada boşalmış kaslarıyla soluk tenimin örttüğü kafatasını, yüzümü tanıyamıyorum. yoldan sirenleri ölü kulaklarımı patlatarak bir itfaiye arabası geçiyor, sonra bir tane daha. söndürmeye gittikleri yangında yanmaya başlayan ilk uzvum sol kolum. burnuma mis gibi mangal kokusu doluyor. arkalarından seğirten ambulansta can çekişen benim. biri görev duygusuyla vücuduma hortumlar, iğneler sokuşturuyor. elektrik yattığım yerde sarsarak beni bir baştan ötekine kat ediyor. ekrandaki düz çizgi kalbimin kütmeyişi. et reyonunda sarı plastiğe sterç filmle sarılmış ciğer de benim. alışveiş torbasına sızıp indirim spetinden alınma ambalajsız masa örtüsüne bulaşan kan benimkisi. binlerce kilometreyi katedip gelen örtüyü ve daha yüzlercesini gece gündüz dokurken muson mevsiminde su kaybından dokuma tezgahı başında ölen hamile kadınım ben. ben aidsten ilk ölen ünsüzüm, ya da aidsten ölen ilk ünsüz. camın kenarında eğreti duran sardunya saksısı benim kafama düşecek. karşıdaki ruhsatsız apartımanın demirsiz balkonundan düşüp boynunu kıran da bendim hem. ölmeden önce veba ateşini farelerle haşır neşir günahkarlığımla ben bulaştırdım herkese. mycobacterium tuberculosislerin, sinsi bir nefeste yerleştiği ciğerlerinde fırsat kollayıp, büyük yaratımının sancısından zayıf düştüğü anda harekete geçerek okuyamadığınız o muhteşem kitapları yazmasının hemen öncesinde öldürdükleri on dokuzuncu yüzyıl sonu yazarıyım. ben, ben üçüncü denemsinde küveti kırmızıya boyayarak şiirsel ölümüne kavuşan gençkız. en güzel tribinde kendi kusmuğunda boğularak hayranlarını da yasa boğan rak yıldızı. torunum, felçli yatağımda iç organlarım topluca iflas ederken bana üçüncü sayfa haberlerini okuyan torunum sağolsun huzur nere ben nere. müşteri ayağına beni yoldan kaldırıp kendi yatağımda parçalarcasına bıçaklayan hayvanın resmini mozaikleyip de basmışlar. lisansını çoktan yitirmiş bir doktorca on altılık anamın rahminden kazındığımda dört ayımı bulmuş olacağım. ağustos sıcağında kardeşimle dalaşırken şambriyelden kayıp da nefesimi suya deiştiğim baraj göletinin çamurunda gömülüyüm yıllardır. prizi tamir ederken giymeye üşendiğim akdeniz terlikler küçük tuvalette, pembe maşrapanın yanıbaşındaydılar aslında. ne yalan söyleyeyim, parmak uçlarımdan başlayıp şuradan şöylece sırtımı dolanan, oradan başıma vurup gözlerimi belerten ağrı kanserli hücrelerimin yakınmasından başka bir şey değil.
ölüyorum işte, daha ne olsun?
ah ben, zavallı ben. zavallı, zavallı ben.