karalama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karalama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi

heavy hearts

hayatta görüp göreceğim en yaralı, en öfkeli, en en duygu yüklü bakışlardan biri. saat dört yönünde odayı yararak ilerliyor. önünde hiç-bir-şey duramaz. ağızlarını tıka basa yemekle doldurmakta olan diğer insanlar. ben hiç duramam. ama ben önünde değilim zaten. beni merkeze alalım, hiç değilse kendi anlatımda. on iki, bir renk cümbüşü. yeşil, sarı, hiddetle büyümüş gözlerin akı. kabarmış damarlarla mor çizgilenmiş kırmızı bir alın. neyimiz eksik? mavi. o da benim bunları yazarkenki ruh halimden naşi.
muhatabı olmadığım bu bakışla ben nasıl hiçleşirim? pek de güzel. hem de en güzelinden. odayı dolduran defalarca kızarmış yağın ağır kokusuna karışabilirim buharlaşıp. üzerinde oturduğum pufun en orta yerindeki düğmenin kırmızı suni deriye tutturulduğu ipin geçtiği delikten usulca kayabilirim. orada pufun üzerinde öylece oturmaya devam edebilir ve çaresizlikten yukarı doğru çatılan kaşlarımın arasındaki yarığın içine çekilmeye devam edebilirim. ya da çıkıp gidebilirim.
en güzeli gitmek olsa gerekti. bakışsızlıkla hiçleştiğim kadar giderek varlaşabilirdim gibi. aklımı ruhumu orda bıraksam da bedenim kurtulurdu. beden ve irade olduktan sonra daha ne ister ki insan? Agilulfo Emo Bertrandino bu kadarına bile sahip değildi ya, gene de na-vardı!
en azından gerçekten tutacak bir elim olurdu şimdi. o menzil dışılığı ne silebilirdi? ölüm mü, ayrılık mı, aşk mı, unutmak, hastalık mı, hah alzheimer mı mesela? başka menziller mi? vadeli vaatler silemezdi mesela. konuşmak, yazmak? duygu yükünün doğru tartımı. en ucuzundan en özldeşleşilesine -ki ilki ikincisini dışlamazdı- şarkılarla bezeli doksanlık kasetler çekilebilinirdi üstüne belki. okumak var sonra, çalışmak. kendine acımanın parodisi. ya da hiç işte. yokluk mokluk. yitim.

Cuma

hele ya bah neyidah

ölüyorum. içimden hayat çekiliyor. bedenim ben ölmeden soğuyor. yanağıma dokunuyorum, taşlaşmış. aynada boşalmış kaslarıyla soluk tenimin örttüğü kafatasını, yüzümü tanıyamıyorum. yoldan sirenleri ölü kulaklarımı patlatarak bir itfaiye arabası geçiyor, sonra bir tane daha. söndürmeye gittikleri yangında yanmaya başlayan ilk uzvum sol kolum. burnuma mis gibi mangal kokusu doluyor. arkalarından seğirten ambulansta can çekişen benim. biri görev duygusuyla vücuduma hortumlar, iğneler sokuşturuyor. elektrik yattığım yerde sarsarak beni bir baştan ötekine kat ediyor. ekrandaki düz çizgi kalbimin kütmeyişi. et reyonunda sarı plastiğe sterç filmle sarılmış ciğer de benim. alışveiş torbasına sızıp indirim spetinden alınma ambalajsız masa örtüsüne bulaşan kan benimkisi. binlerce kilometreyi katedip gelen örtüyü ve daha yüzlercesini gece gündüz dokurken muson mevsiminde su kaybından dokuma tezgahı başında ölen hamile kadınım ben. ben aidsten ilk ölen ünsüzüm, ya da aidsten ölen ilk ünsüz. camın kenarında eğreti duran sardunya saksısı benim kafama düşecek. karşıdaki ruhsatsız apartımanın demirsiz balkonundan düşüp boynunu kıran da bendim hem. ölmeden önce veba ateşini farelerle haşır neşir günahkarlığımla ben bulaştırdım herkese. mycobacterium tuberculosislerin, sinsi bir nefeste yerleştiği ciğerlerinde fırsat kollayıp, büyük yaratımının sancısından zayıf düştüğü anda harekete geçerek okuyamadığınız o muhteşem kitapları yazmasının hemen öncesinde öldürdükleri on dokuzuncu yüzyıl sonu yazarıyım. ben, ben üçüncü denemsinde küveti kırmızıya boyayarak şiirsel ölümüne kavuşan gençkız. en güzel tribinde kendi kusmuğunda boğularak hayranlarını da yasa boğan rak yıldızı. torunum, felçli yatağımda iç organlarım topluca iflas ederken bana üçüncü sayfa haberlerini okuyan torunum sağolsun huzur nere ben nere. müşteri ayağına beni yoldan kaldırıp kendi yatağımda parçalarcasına bıçaklayan hayvanın resmini mozaikleyip de basmışlar. lisansını çoktan yitirmiş bir doktorca on altılık anamın rahminden kazındığımda dört ayımı bulmuş olacağım. ağustos sıcağında kardeşimle dalaşırken şambriyelden kayıp da nefesimi suya deiştiğim baraj göletinin çamurunda gömülüyüm yıllardır. prizi tamir ederken giymeye üşendiğim akdeniz terlikler küçük tuvalette, pembe maşrapanın yanıbaşındaydılar aslında. ne yalan söyleyeyim, parmak uçlarımdan başlayıp şuradan şöylece sırtımı dolanan, oradan başıma vurup gözlerimi belerten ağrı kanserli hücrelerimin yakınmasından başka bir şey değil.
ölüyorum işte, daha ne olsun?
ah ben, zavallı ben. zavallı, zavallı ben.

Pazartesi

ich armer Mensch

off her yanım ağrıyor. üç günün hareketsizliği. üstüme ölü toprağı serpilmiş, öyle bir atalet. insanın yattığı yerden kalkası gelmiyor. bütün o kalabalık, çöl manzarasını seraplara boyayan güneş rüyamın bir uzantısı gibi. ne olmuştu rüyamda? M.'den çocuklarım olmuştu sanırım. hatta biri ölmüştü. onu kuma gömmeye çalışıyorduk. kazdıkça yıldız çıkıyordu. M.'yi unut şimdi. geçmişiyle asla yüzleşemedin ve onu haketmedin.
peki ne yapmalı? tası tarağı toplayıp gitmekten başka çarem var da sanki. mülkiyetten azade olmanın en güzel yanı bu işte. yerimden kalktığım anda arkama bakmadan yola koyulabilirim. mesele yönü tayin etmekte. babama gitsem... herkesin ortasında haykırıp O'nu rezil ettikten sonra beni kabul eder mi ki? bir dakika ya, ben mi O'nun ayağına gidecekmişim, asla! O değil mi beni terkeden? peki ya terkedilenin aslı esası? yok onun söylenmesine daha asırlar var. Oysa O'na baba diyerek beni gerçekten büyüten iyi kalpli budalayı ben terkediyorum. hepimizin çekecek cezası var, O'nun da. ilahi adalet tapel ediyorum. hah, hem de kelimenin tam anlamıyla.
ceza demişken, bu saatten sonra kimsenin günahını üstüme alacak değilim. işte çobanınız konuşuyor; her koyun kendi bacağından asılır. bu artık böyle biline. kim bilir belki de gitmeden ardımda birşeyler yazıp bırakmalıyım. söz uçar yazı kalır. bunun için fazla beklemeye gerek yok işte. namımla beraber yürü gider bu, ağzımdan dökülen pek çok şey gibi yanlış anlaşılır. peki neyi yazacağım? bugüne kadar hep başkalarının sözlerini aktarmadım mı karşıma çıkanlara? benim gibilere, kendi sözünen yoksun adamlara acır mı ki insanlar? acısalardı burada yatıyor olmazdın. o yüzden benden çıkacak ilk gerçek sözleri de bilmeyi haketmiyorlar onlar.
O'na da, hepsine de lanet olsun. çıkmayacağım buradan. burada, yattığım yerde çürüyeceğim. parçalayıp tükettikleri etimin kokusuyla başlarına bela olacağım. insanlığımı ve incinebilirliğimi gözlerine sokacağım. M. de hep bir orospu olarak kalacak. gelip mezarımda orospu gözyaşları dökecek. gözümü açan J., ah, tek gerçek dostum. bana da şimdi onun sunduğu bu sert yatakta çözülmek, toprağa ve havaya karışmak kalıyor. ne adım ne hikayem anılmayacak.

Perşembe

İnge

Ihr Ungeheuer mit Namen Hans! Mit diesem Namen, den ich nie vergessen kann.
Bachmann


size biraz Hans'tan söz edeyim. Hans benim erkeğimdir. O'nu kanırtırcasına sevmek ise en büyük kabahatim. Hans aşırılıklardan hoşlanmaz. cüssesinden beklemeyeceğiniz kadar dayanıksızdır ağırlık karşısında. ben O'nun ne güneş yanığı teninin altında kabarmış kaslarına ne de her çarpışı benim yaşama sebebimi tazeleyen kalbine kıyabilirim. göğüs kafesine çöreklenip nefesini daraltan sevgimden tiksinmem işte bu yüzdendir. kızıl altın rengi saçlarını rüzgara bırakmalı, özgür olmalı Hans.
Hans pazartesi ve cuma günleri benimdir. diğer günler öteki kadınlara gider. geldiğinde O'nu banyoya sokar, öteki cehennemlerde üzerine yapışan terini yıkarım. kendi kokuma yer açarım. eğer pazartesiyse banyodan sonra anamdan öğrendiğim bol şehriyeli tavuk çorbası gelir önüne. cumaları ne istersem onu pişiririm. bi tek sarımsak koydurmaz yemeklere. sevmediğinden değil, ağzımda tadını almak istemediğinden. yemeğe girmeyen her sarımsak onun öpüşlerinin vaadidir.
Hans öteki kadınlardayken ben O'nu kurarım. günlerim O'nun denetiminde geçer. her adımımı O'nun aklında tartarım. haftasonu denen cennet O'nun yokluğuyla kurur. salıçarşambaperşembe benim arafımdır. kurmam öteki kadınlara kayıverir bazen. onları nasıl okşadığını bildiğimi sanırım ama bilmem. ve kimi zaman kendimi bir ötekinin yerine koymaya çalışırım. benden ne kadar başkadır kimbilir. Hans'ın kollarında ağzımda soğan kokusu.
bazı geceler ben O'yumdur, O da ben. yeterince uzun süre yanağımın üzerinde tuttuğum sağ elim uykuya dalar, O'nun eli olur. sağımız sarımsak, solumuz soğan. avucumuz gamzemi örter, baş parmağımız sol göz çukurumu sever. sağ gözüm ince dudaklarının hayaline takılır kalır. mutluluk düşümün yarattığı mutsuzluktan ağlamak isterim ama ağlamam. ola ki sevgim hayaletine fazla gelir. ben böyle sabahı ederim, Hans bana gelir.
Hans bana kendini anlatmaz. ben Hans'a Hans'ı anlatmak isterim, O dinlemez. beniyse benden içre bilir. O'nun bakışından birşeycikleri saklayamam. Hans benim içimi kaşıklayarak sevdiğimdir. işte bunu O'na söylesem ağır gelir. o yüzden bırakın da size biraz Hans'tan söz edeyim.

Pazartesi

*

sigara içilmeyen bir evde neden parti yapılır ve daha da önemlisi ben o partiye neden iştirak ederim kısmını etrafıma boş gözlerle bakınarak sorgularken koridorda, mutfak kapısının önündeki grubun içindeki bir yüz duraklamama yol açtı. bunun küçük kasabamızın o güne kadar gördüğüm en dikkat çekici yüzlerinden biri olduğunu belirtmeliyim. kaç erkek bir anlığına da olsa bana sigara içme isteğimi unutturabilir ki?
kısa duraklama anım mutlu bir tesadüfle renklendi ve onun da tam o anda bana bakacağı tuttu. beni tanıyanların pek iyi bildiği işveli bakışlarımıdan birini attım ben de. yarım bir gülümsemeyle yavaşça başımı diğer yana çevirerek ama gözlerimi bir kırpımlık süre daha onunkilere takılı bırakarak. yanıbaşımda en az benim kadar sıkılmakta olan R. bir anda canlı bir konuşmanın girizgahını yapmamın asli sebebinden bihaber, hemen benim bu yeni ruh halime ayak uydurdu. ve ben kadınların görüş değilse de algı açısının daha geniş olduğunu kanıtlarcasına başımı hiç ondan yana çevirmeden bütün bir süre boyunca onun beni izlediğini bilerek R.'yi bol bol güldürdüm ve kendim de güldüm. ta ki ikinci bakışmaya kadar. fazla boşlamamak gerekir bu işleri.
R.'nin okulla ilgili sözlerini dinlerken cin toniğimden yavaş ve büyük bir yudum aldım. gözlerim onunkilerle buluştu ve R.'ye cevap verirken dahi bakışlarımı kaçırmadım. hemen ardından hızla ortadan kaybolmak zamanıydı. ben de kayboldum. zavallı R.'yi eline tutuşturduğum bardağımla yalnız bırakıp tuvalete doğru seğirttim ve fırsattan istifade makyajımı kontrol ettim. aslında parti başlayalı epey olmuştu ve sigara konusunda değilse de içki konusunda son derece zengin bir geceydi. kimsenin benim hafif dağılmış göz kalemimi, hele ki o loşlukta farketmesine olanak yoktu. gene de bana hüzünlü bir hava veriyordu ve ben hüznüme bir çeki düzen verip öyle çıktım dışarı.
mutfak kapısının önündeki ekip dağılmış, kimisi başka gruplara entegre olmuş kimisi ise içki almaya gitmişti. onu hemen balkonun yanında etrafına bakınırken görüverdim. kendisine birşeyler anlatan hırpani görünüşlü kızı dinler gibiydiyse de aklı başka yerdeydi ve ben o yerin benim olabileceğim muhtemel yer olduğunu umuyordum. R. bu arada ev sahibiyle konuşmaya dalmış, benim çantamı da yanına almıştı. sigara almak üzere çantaya davrandığımda o da benimle birlikte içmek istedi ama ben gizemli iletişim sistememimiz aracılığıyla onu biraz da meraklandırarak yalnız gitmek istediğimi hissettirdim. elinden aldığım bardaktaki pörsümüş limon dilimyle artık pek çekici görünmeyen cin toniğimi tazeledikten sonra balkona doğru kararlı bir şekilde ilerledim. yalnızca henüz çok uzaktayken kısacık baktım ondan yana. yanından geçip balkona çıktım. sigarayı yaktıktan sonra fazla beklememe gerek kalmadı.
ateşini alabilir miyim?
tabi.. şimdi bana partiden benim de mi sıkıldığımı sorman gerekiyor.
nasıl yani? dedi gülerek. ah bu Almanlar dedim ben de içimden.
bir film klişesidir bu. ya da gerçekte klişeleşmemiş olsa da biz Türkiye'de bunu karikatürler aracılığıyla yeni bir kalıba döktük.
ah demek Türkiye'den geliyorsun. peki hangi şehir?
o konuya hiç girmesek? senin gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiş İstanbul ziyaretin doğrultusunda ilerleyecek bir konuşma fazlasıyla sıradan olacak. zamanımızı harcamayalım. hem bak ben sana nereli olduğunu soruyor muyum? aferin bana.
ne sormalıyım?
o konuda yardımcı olamam. sadece ne sormaman gerektiğini söylemek konusunda iyiymdir. ateş isterken iyi bir başlangıç yapmıştın. klasik ama önü açık.
hm. sen de önümü tıkadın. oysa ben flörtün gidişatı konusunda kendime güvenimi kaybetmemiştim daha önce. o bakışlarla ve ses tonuyla güvensizliğe hiç gerek yoktu zaten. ben adilik ediyordum.
flört ettiğimizi kim söyledi?
etmiyor muyuz?
seni bilmem ama ben etmiyorum. çünkü flört edesek ben heyecanlanır ve şu elimdeki cini bol toniği hızla içiveririm.
bence bir sakıncası yok.
inan bana var. ya bana ayak uydurmak üzere sen de hızlanır ve sarhoş olursun ve akabinde benim senden sıkılmak için bir bahanem olur, ya da ben senden önce sarhoş olurum ve göz kapaklarım düştüğünden sen gözlerimin ne kadar kocaman olduğunu farkedip bunu dile getiremezsin. hızlı ama kötü bir telafuzla konuşmaya başlarım ve senin şimdi kulağa hoş gelen hafif Bavyera aksanın sarhoş bir ben için senin söylediklerini anlaşılmaz kılar. şimdi bana adını söyle. hayır dur, önce ben! ben hibon.
merhaba hibon. ben C. eğer sarhoş kafayla flört ediyor olsaydık bile gözlerinin ne kadar da büyük olduğunu atlamazdım sanırım. onunsa gülüşü gittikçe büyüyordu. muhteşem ve kocaman. iltifatını alçakgönüllü bir baş eğmeyle karşıladım ve ayakkabılarına bakıverdim göz ucuyla. tam olması gerektiği gibiydiler. çok yazıktı.
dans edemeyecek oluşumuz ne büyük bir kayıp.
istersen buradan kaçıp m18'deki partiye gidebiliriz. oradaki müziğin ve kalabalığın buna daha elverişli olacağı kesin.
yo, ben onu kastetmemiştim. koşullar uygun olsaydı da ben dans edemezdim. dün evde kendi başıma tüketircesine ettim zaten. içimde bir nebze dans kalmadı.
hadi ama, içini öyle kolay tüketemezsin. böyle şeyler söylememesi konusunda onu en başında uyarmalıydım.
ah evet, tüketemiyorum. ben istesem de tükenmiyor. o yüzden şimdi sigaram da bittiğine göre ortamı terk etmemin zamanı geldi.
gidiyor musun? neden? yeni bir sigara yak! sanırım az önce kalbim kırıldı. şaşırmış ve gerçekten de biraz hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu.
sigaraların ardı arkası kesilmiyor zaten. ama benim artık eve dönüp hüzünlenme zamanım geldi. sigara kadar kötü bir alışkanlık daha. bak şimdiden başladı etkisini göstermeye. aklım buradaki hoş gerilimden uzaklaşıp kanıksadığı karmaşaya geri dönüyor. düşüncemi dolduramadığın sürece seninle flört ediyormuş ya da bu durumda olduğu üzere etmiyormuş gibi yapmaya devam etmem sana, ama daha ziyade bana haksızlık olur. oysa çok mutlu olabilirdik. fakat şimdi seni yanağından bir kere kibarca öpüp sonra da uzaklaşacağım.
*
hoşçakal.

Pazar

düşeyazmak

- ah kusura bakmayın sizi beklettim.
- önemi yok, biz de yeni geldik zaten. Jonas gecikeceğinizi duyunca çok üzüldü. gerçi daha uzun sürer sanıyorduk.
- neyse ki çok rötar yapmadı tren. hem ben de karda ne kadar hızlı yürüyebildiğimi keşfetmiş oldum. nasılsın Jonas? hadi sen sınıfa geçip gitarını çıkart. ben de geliyorum şimdi. evet, düşmeden onca yolu koşturabildiğime seviniyorum. gerçi gelirken içimi karın hayatı durdurabilmesi gerektiği duygusundan doğan bir isyan kapladı. sıcak evlerimizin içinden dışarıya bakıp yavaşça düşen kar tanelerini izlerken hiç bir şey yapmama lüksüne sahip olabilmeliyiz bence. ıslak ayakkabılarla saatlerce yollarda sürünmek hayatın adaletsizliğine küçücük bir değinme. hoş çok şey beklemem benim sorunum. birazcık aklı olan bir insanın mutlu olmayı beklemeyeceği bir dünya burası. bense hala karın ve soğuğun dehşetiyle korkudan altına işemiş çocuklar gibi ayaklarımızı çevreleyen küçük göletlerimizin ortasında oturduğumuz trenin sıcaklığının daimi olmasını dileyecek kadar aptal olabiliyorum. belki sizin için drum farklıdır. ne de olsa böyle kışlara alışıksınız. oysa dün Sukanya ile "burada" olmaktan ve "orada" olmamaktan konuşurken sürgünün romantizmine kaptırmıştık kendimizi. kendimizi, arka plandaki farklı kültürün oluşturduğu kontrastın bizi olduğumuzdan çok daha aslındaneolmayaçalışıyorsakoymuşuz gibi gösterdiği bir resme yerleştirip bunu yalnızlıkla çerçeveliyoruz. ortaya pek leziz bir tablo çıkıyor. ne oldu Jonas? geliyorum şimdi hadi sen sınıfa. hah, öte yandan o tabloyu sergileme olanağı sunacak karşılaşmalar elzem. resimden gözünün ta içine bakabileceğimiz bir izleyici. ya da yanımıza yöremize çiziktirilmiş, biricikliğimizi daha da belirginleştirecek ikinci, üçüncü figürler. hele bi onlar kendilerini göstersin de açılar, yerleşim, oranlar falan işin ayrıntısı. şöyle de diyebiliriz: ben hala bir romanın ortaya yeni karakterlerin çıkabileceği ilk sayfalarında olduğuma inanmak istiyorum. gidişata yön verebilecek asli karakterler. ama zamanın akışı ve üslup çoktan belirlenmiş. o konuda yapacak pek bir şey kalmadı. artık geçen süreyi farketmek için mesela sizin sürekli yaptığınız gibi saatime bakmama gerek yok. ne o bize ne de biz ona bir değer yüklemeden akıp gidiyor. değişkenler ve sabitler bize bunu hissettirmek için yazar tarafından itinayla belirlenmiş. gerçi ben birinci tekil anlatımlı bir roman olsun isterdim. merkezi güçlü cinsinden. bakış açılarının çeşitliliği kandırmacasından uzak, tek sesli bir metin. tek bir gerçekliğin güvencesini vermeye daha yakın oluyorlar ne de olsa. efendim Jonas? tamam geliyorum. sen ödevini bir kez daha çal, ben bitmeden ordayım. nerde kalmıştım? geçenlerde hayatın anlamını da çözeyazdım zaten...

Salı

everyone says i hate you

birbirini parçalayan bir bütünüz. karanlık bizi birbirimizden ayıran tüm ayrıntıları silmiş. hangi kolun bana, hangi gövdenin ona ait olduğunu yalnızca biz bilebiliriz artık. bir anda kendimi altından kurtarıp üste çıkıyorum. mengene gibi kıstırmış sırtımdan. yüzümü boynundan uzaklaştırmayı başardığımda başının arkasında avuçlayabildiğim kadar saçı, alnından aralarına daldırıp ensesine doğru kaydırdığım sağ elime doluyorum. zifiri karanlığın içinde birden iki parlak nokta beliriyor. sanki bütün bu zaman boyunca gözlerini kapalı tutmuş ve ışığını saklamış bu an için. bütün aydınlığı emip odayı o karartmış. iki eliyle kavradığı saçlarımdan hırsla kendine doğru çekiyor beni. direniyoruz. sonra kendimi bırakıp kulağına doğru eğiliyorum.
"senden ne kadar çok nefret ettiğimi biliyorsun değil mi?"
"peki ya sen?"
kopartırcasına ısırıyorum kulağını ve o diziyle taşaklarıma bir tane geçiriyor.

Pazar

after-landing applause revival organisation

ALARO merkez komitesi olağan haftalık toplantısı gündem taslağı:

- merkez komite genel sekreteri hibon'un açılış konuşması
- alkış örgütleme alt komitesinin hazırladığı eylem raporunun görüşülmesi
- yeni kuşak gurbetçiler ve beyin göçmenleri arasında örgütlenme potansiyelinin daha iyi değerlendirilebilmesi için yol haritasının revize edilmesi ve eylem takvimi oluşturulması
- kardeş Akdeniz ülkeleri ile ortaklaşa düzenlenecek "sosyopolitik ve kültürel dönüşüm ve iniş sonrası alkışın dünü, bugünü, yarını" sempozyumu için davetli konuşmacı listesinin gözden geçirilmesi
- aylık ALARO bülteni yayın kurulu ve dağıtım komisyonu için adayların belirlenmesi
- pilot ve kabin personeline yönelik kabin içi alkış yönlendirme seminerinde sunulacak bildirlerin ve eğitim programının güncellenmesi için alt kurul seçim listelerinin oylanması
- Berlin Schönefeld'de inşası süren yeni merkez komite binasının son durumu ve bütçe açığına ilişkin raporun komite üyelerine okunması ve tartışmaya açılması
- ALARO kadın ve çocuk kollarının oluşturulmasına yönelik temel ilkelerin belirlenmesi
- yıllık ALARO mangal partisi organizasyonunda görev alacakların program ve bütçe önerilerinin değerlendirilmesi
- açık gündem
- dilek ve temenniler
- iniş sonrası alkış sırasında diğer yolcular tarafından yalnız bırakılan yılmaz ALARO yoldaşları için bir dakikalık saygı alkışı ve kapanış

Perşembe

doksan beş

karnında büyüyen bir his ya da aklında büyüyen bir düşünce, hangisi belli değil. midesinin karanlığı içinde daha da karanlık bir nokta. gittikçe açılıyor, büyüyor, yayılıyor ve içine düşüyor. düşme hissi bir anlığına orada.
çocukluğunun geçtiği evin küçük tuvaleti. göremese de etrafı bir yığın ıvır zıvırla dolu. vidalar, contalar, paletler, yedek su bidonu, plaj hasırları, kırık uzaktan kumandalı araba, matkap uçları, yedek tüp, zıpkın, kedinin kumu, yırtık yağmurluklar, çekiç, çivi ve önünde alaturka tuvaletin mermeri içinden sosnuza açılan o delik. yedi yaşında, bir gece vakti kusuyor. çıplak ampul yanmasına rağmen aklı kararmış. göz kapaklarının arasından ışık sızıyor. bir krampla iyice sıktığında örtülü gözleri kendi ışıltılı beyazlığını yaratıyor ama hala karanlık. içinde hummalı bir hareket, neredeyse çalışma var. bidonlarla, yok kamyonlarla kusmuk taşınıyor içinde daha önce varlığını hiç fark etmediği bir yokluktan. bitmeyecek. arkası hiç kesilmeyecek. yokluğun sonu yok çünkü.
üzerinde forması, florasanla aydınlatılmaktan ziyade karartılmış duygusu veren bir kitapçının basık asma katında, onaltıyaşındaonaltıyaşında sabırsızlıkla dikilirken raflara göz atıyor. gözüne zörç pembe kapaklı, büyük formatta basılmış kalınca bir kitap ilişiyor. yazarı pek sever ama kitabı nasıl olmuşsa daha önce görmemiş. adını duyduğu kitabı hiç böyle hayal etmiyordu. rafa uzanıp eline alıyor ve kitap tahmin ettiğinden ağır çekiyor. kasları hazırlıksız kolunun bir an beklenmedik ağırlıkla aşağı düşmesi ve toparlanması arasında boşluk yeniden açılıyor. kitap elinde. büyük ama çok büyük değil. olması gerekenden kalın ve ağır. içinde bir yazarın henüz gerçekleştirmediği yazarca fikirleri, şiirleri, denemeleri, hikayeleri toplanmış. ardında ise kitabı bile yutabilecek delik gittikçe büyüyor. kitaptan geliyor boşluk. boşluğun anahtarı kitap. bir an için dokuz yıl önceki o bir türlü bitmeyen gecenin anısı aklını ve algısını işgal ediyor. daracık tuvaletteki ıvır zıvıra bir de turuncu sönük deniz kolluklarının arasına saklanmış pembe kapaklı kitap eklenmiş. o tarihte henüz yazılmamış olan kitabın orada olduğundan emin. kitabın içinden geçmişe de gidilebiliyor demek. kasılmalara dönüşmeden mide bulandırabiliyor kitap. her şeye ve hiçbir şeye uzanabiliyor. ama tek başına değil. o bütün kitapların temsili şimdi. tüm kitaplar pembe kapağın ardında bir araya gelmiş, yoğunlaşmış. harfler arasındaki boşluklar kaybolup tekrarlayan sözler birleşince sığışmışlar oraya. kitap, kitaplar sonsuza dek orada. fakat etkisi öyle anlık ki içeri giren iki kişinin varlığıyla yok oluyor. delik onu yutmadan küçülüp kapanıveriyor. ıvır zıvır değil, kitap rafları dolduruyor odayı. geride bir parça bulantının izi kalmış. kitabı, aldığında rafta açılan boşluğa geri koyuyor ve adının seslenildiği yöne, arkadaşına doğru ilerliyor.

süfer araba




koltukları hala fabrika çıkışından yadigar kokusunu kaybetmemiş siyah bir steyşın vagon, geride bırakmak üzere olduğumuz yılın üretimi bu aile arabalarının en hası şehrin dışına doğru yaklaşık altmış kilometere/saat civarlarında makul bir hızla seyrediyordu. eğer siz de orada olsaydınız, kent olmaktan kurtulup gelişmemiş meşe ağaçlarıyla bir ormana dönüşmeye çalışan ve sıkışık nizam bol katlı apartımanların delip durduğu coğrafyanın yansımasının, arabanın pırıl pırıl parlayan siyah boyalı sağlam karoseri üzerinde kayıp gittiğini görebilirdiniz.
koltukları hala kimyasal kokulu yepisyeni bu kocaman arabada dört kişi oturuyordu. yolcuların biri erkek, diğer üç kadındı. kadınlardan yaşları birbirine yakın olan ikisi aynı karından doğma idi. kadınlardan sol tarafta oturanıyla arabayı kullanan adam, ön koltuktaki daha genç olan üçüncü kadını peydahlamışlardı zamanında. peydahladıkları ve aslında konumuzla ilgisi olmayan diğer çocuk ise, kendi dünyaya gelişinin bir eşdeğerini toplum tarafından kabul görür yollardan becermek için girişimde bulunmak üzere bir başka kadına bir gün önce alınan yüzüğü vermek üzere yolcular arasındaki yerinden feragat etmişti. işte o yüzden aslında beş kişiyi rahatlıkla taşıyabilecek bu muhteşem araçta yalnızca dört kişi bulunuyordu.
koltukları hala kimyasal kokan cillop gibi arabada bir ölüm sessizliği vardı. üstün yol tutuşu ve mükemmel ses yalıtımının ötesinde bu sessizliğin nedenini anlayabilmek için arabanın dışına çıkmamız gerekiyor ne yazık ki. ya da bu dört kişi alışveriş merkezinin otoparkındayken biz arabanın içinde oturup yan dikiz aynalarından da izleyebiliriz durumu. fakat benim tercihim dışarıda, mümkünse daha yüksek bir noktadan izlemekten yana zira şu anda mırıldanarak ayaklarıma sürünen ve dikkatimi dağıtan kedi arabada fazlasıyla tüy bırakabilir.
ölüm sessizliğinin bozulmadan önceki en koyu anının yaklaşık yirmi dakika öncesinde park halinde duran port bagajlı oturaklı arabanın port olmayan bagajının açık kapısından koltuk kaplamalarına sinmiş kimyasal kokusu dışarı vuruyordu. bagajdaki bizi yan dikiz aynalarını kullanmaya iten doluluk, haftada bir yapılan büyük alışverişin torbalarının bu geniş hacimli araca sığmasını güçleştiriyordu. erkek ve kız yolcu arabayı yüklerken diğer iki kadın arabanın görkeminden ve birleştiriciliğinden uzakta ellerini ve kollarını sallayarak birbirlerine bağırıyorlardı. daha sönük pek çok arabanın şaşıkın sürücülerinin bakışlarına dayanamayan kız yolcu gidip annesini ve teyzesini gene ellerini kollarını sallayarak ve daha yüksek sesle bağırarak birbirinden ayırdıysa eğer bunun sebebini anlamak için arabanın henüz varolmadığı zamanlara dönmemiz gerekir ki bu da oyunbozanlık olur. o yüzden bu üç dişil yolcunun kendilerini ifade yöntemlerindeki üslup benzerliğinin birlikte geçirdikleri onca yıla rağmen onlar için, bize şu kısacık otopark sahnesinde malu olduğu kadar kadar bariz olmadığını söyleyip geçiyorum.
koltukları artık yavaş yavaş yitirmeye başladığı kimyasal kousunu hala oldukça keskin bir şekilde yaymayı sürdüren arabadaki sessizlik, karanlığın çöküşüyle gittikçe koyulaşmıştı. arkadaki kadın ne kadar haklı olduğunu düşünüyordu, fakat bağırmak pek de işe yaramamıştı. yanındaki kadın haklılığından emindi ama biraz önce bağırmak yerine şimdiki gibi koltukların kokusunu derin derin içine çekip susmuş olmayı yeğliyordu. genç kadın, ikisinin de haksızlığından emindi fakat en sonunda nasıl olup da kendisinin de bağırmaya başladığını çözemediğinden gözlerini kapatıp yer çekimini ve evrenin bükülümünü sezmeye çalışıyordu. arabayı kullanmakta olan adam kulağını kaşıyordu ve belki araba bu kadar kalabalık olmasa hem daha sakin bir akşam geçirebilir, hem de burnunu karıştırabilirdi. hepsi de her ne kadar virajlı yollar ara sıra bu konumu bozsa da genellemeye elverişli süreler boyunca arabanın geniş ön camının tam ortasına, dikiz aynasının altına denk düşen bir noktada kendini sergileyen koskocaman dolunayı izliyor ve haklılıklarını birbirlerine susarak kanıtlıyorlardı.
derken adamın da sonunda bağırma sınırları içinde tanımlanabilecek uyarısıyla araba koltuklarından yükselen kimyasalın kokusuyla hafiften kafayı bulmuş bu suskun aile bireylerinin hepsi hayret nidaları atarak sağ taraflarında geçmekte olan göktaşına baktılar. arabanın üstün yol tutuşu ve mutlak direksiyon hakimiyeti sayesinde bu dikkat dağınıklığı anında dahi herhangi bir kaza gerçekleşmedi ve hızla kenara çekildi. kavgalı kadınlar birbirlerinin üzerine eğilerek göktaşını izlemeye çalıştı, kız yerçekimini unuttu. adam zaten suskunluğunu bozmuştu, daha ne yapsın.
derken göktaşı yeryüzüne çarpmadan dağıldı ve araba koltularının kimyasal kokusu yeniden daha dikkat çekici bir konuma yükseldi. sessizlik büyük bir hızla toparlandı ve duruma hakim oldu. araba üstün bir performans sergileyerek durdurulduğu rampada beş saniyede sıfırdan altmış kilometreye çıktı ve aynı hızla ilerlemeye ve içindeki aileyi yuvasına taşıma görevini layıkıyla yerine getirmeye devam etti.

Pazar

tren

dönüş yolunda trende önümdeki iki koltuğun arasından görünen çapraz dörtlü gruba bir kadınkız ya da kızkadın oturdu. önce dikkatli bakmadığım için bir kız olduğunu düşündüm fakat sonra gözüm takıldığında bir süre ayıramamama rağmen yaşına bir türlü karar veremedim. gözlerinin altı şişmişti ve kırmızıydı. çok yorgun bakıyorlardı. genelde bakmıyorlardı hatta. uyukluyordu. bu da bana zaman kazandırdı. küçücük, çok genç bir ağzı vardı. gözlerini ve ağzını bir kenara bırakırsak 20 ila 30 yaş arasında olabilirdi. ağzı onu 15 gibi gösterirken ara sıra araladığı gözleri 40'a çekiyordu. artık bir karar vermem gerekiyordu ve ben bu karmaşaya acının yol açtığında karar kıldım. genç görünen çok üzgün bir kadındı. uykusuzluk da vardı işin içinde. ağzının çocuksuluğunu da ağlama öncesi dudak bükme jestinin bir emaresi olarak sonuca bağladım. gene de gözünü her açtığında yaşlanıyordu. yaşsızlaşıyordu. benim onu yaş doğrusunda oturttuğum yerden kaçıp bambaşka bir noktaya konuyordu. gözlerinin beni yanıltmasına izin vermeyeyim diye burnunu bir gözden geçirip ağzını incelemeye daldım ben de yeniden. çok güzel olduğunu fark ettim bir anda. tuhaftı çünkü ağız o ana kadar sadece yaşını ele verecek bir uzuvdu. kadınların güzellikle beni çarpmasına da alışık değilim. zaten güzel olan kadınkız değil, ağzıydı. o kadar güzeldi ki neredeyse öpmek istedim. bu düşünce rahatsız edince burnuna yöneldim tekrar. özelliksiz, düzgün bir kuzey Avrupa burnuydu al tarafı. ama o gözlerin arasında başlayıp o ağzın üstünde biten burun da özelliksizliğini yitirdi kısa zamanda. sade bir köprü gibi iki ayrı kutbu birbirine bağladı. kızkadının yüzünün tamamını inceliyordum artık. yepyeniydi, güzeldi basbaya. ve çirkindi, üzgündü, yaşlıydı. çok zorlayıcıydı. kararsızlığım büyüdü. canımı çok sıktı. başımı yan tarafa çevirip orada oturan kıza kaçırdım bakışlarımı. 20'li yaşlarının başında kumral bir kız. yüz hatları sıradan ama düzgün. üzgün değil. kitap okuyor. uykusunu almış. şimdi böyle anlatınca bir anlamda kızkadının zıddıymış gibi duruyor. öyleydi de. yüzüne bakan kimsede karmaşa yaratmayacak biriydi. aşığı hariç. huzur veriyordu. tek kötü tarafı uyumuyor olmasıydı. oysa ben yeniden kadınkıza bakmamak için onu izleyebilmek istiyordum. bu istek kendi beğenisini yarattı. kızın düzlüğü, sıkıcılığı çok güzel görünmeye başladı. biraz değil, çok güzel. benim içim gene karıştı. bu sıradan bakıştan bir anda büyülenmeye dönüşen hale anlam veremedim. önümde oturan adama çevirdim hızla bakışlarımı. yüzünü göremiyordum. sadece profilinin yarısından azını. gene de bu dazlak adamın sert alın ve elmacık kemiklerinin çizgileri de çok, çok güzeldi. aslında değildiler ama öyleydiler. göz çukurlarının bitim noktasına dokunmak istedim. kaşlarının çizgisini parmaklarımla izlemek. dayanamadım, başımı sola çevirdim ve kendi yansımama baktım, ben de güzel miyim diye. benimkisi bildik bir çirkinlikti. tren çarpmasının sonuna geldiğimi anladım. başımı çevirip yorgun gözlerinin açmış kadınkıza baktığımda yaşının belirsizliği dışında dikkat çekici olmayan biri vardı orada oturan. kitaplı kızsa bu kadarından dahi yoksundu. önümdeki adamın hatlarının sertliği iticiydi. her şey olması gerektiği gibiydi.

Cumartesi

sislipus


sabah soğuğunda kendini hayalet şehrin sokaklarına atmak diriltici. sisle birlikte yalnızca soğuk insanın içine işlemiyor, bir hafta sonu çok erken bir saatte kış güneşinin henüz doğru düzgün aydınlatamadığı sokaktaki eser miktardaki insanın varlığı ve kendi kendilerine yanıp sönen işlevsiz trafik lambaları da bir başka dramatik boyut kazanıyor. şehrin tükenmek üzere olan soluğunun soğuk havada bıraktığı su buharı gibi. ve biz, sokaklardaki bir kaç insan ve ben, ölmeye çoktan karar vermiş bir kenti inatla ya da ümitsizce diriltmeye çalışıyoruz. uykudan uyandırmak değil bu, basbaya diriltmek. inanmak için burada olmak gerekiyor. ama şimdi sıcak odama geri dönmüşken bana bile gerçek görünmüyor artık her gün yeniden ölen bu şehir.